AKTAŞ KÖYÜ’NÜN TARİHİ
1)GENEL OLARAK
Köyümüzün yakın çevresinde çok eski dönemlere ait olduğu sanılan ama hangi uygarlığa dahil olduğu tam olarak belirlenemeyen kale kalıntıları mevcuttur. Bugün az bir kısmı ayakta olan sülogilin saydaki kale ile bunun karşısında yer alan gıççığın kale ve dızzığın kale en dikkat çekiçileridir. Buralarda 8-10 kişinin kaldıramayacağı büyüklükte taşlar kullanılmıştır. Bu kalelerin hangi maksatla yapıldığı bilinmemekle birlikte, arazideki konumları dikkate alındığında haberleşme amacı ile yapılmış olabileceği ihtimali yüksektir.
Köyümüzün çevresinde yerleşim yeri olarak kullanılan yerlerin başlıcası ‘Ören Harabeleridir’. Bu harabelerden çıkan haç, geometrik şekiller ve çeşitli figürlerin işlendiği taşlar, Hıristiyan bir topluluğun yaşadığına işaret etmektedir. Bu harabelerde birkaç çiftçinin sabanına ya da küreğine takılan taşlar ve birkaç heyecanlı amatör definecinin kazıları dışında bir araştırma yapılmamıştır. Bu harabelere yaklaşık 3 km. uzaklıkta bulunan ve bugün yazlağın bağları sulayan kırkgözden suyun geldiğini, kırmızı tuğladan yapılmış suyolu kalıntısının varlığını hepimiz bilmekteyiz.
Bölgemize ait en eski Türk izleri ise, köyün karşısında, Hastek toprağında bulunan ‘KUBBE’ dediğimiz Selçuklu kümbetidir. Sivas, Konya, Erzurum gibi bir çok Anadolu şehrinde benzerlerine rastladığımız bu kümbetin, bugün tavanı çökmüş ve duvarları yer yer yıkılmıştır. Kümbetin taşları inşaat malzemesi olarak kullanılmaktadır. Böyle tarihi değerlerin bir envanterini bile çıkaramayan, bunları koruyamayan, adeta tapu senetlerimiz olan bu tarihi mirasımızın yok olmasına seyirci kalan Kültür Müdürlükleri acaba ne iş yaparlar? Burası ile ilgili anlatılan efsaneye göre, Sultan Süleyman (muhtemelen Anadolu Fatihi Süleyman Şah) ordusu ile buradan geçerken, şu anda kümbetin güney tarafında yaklaşık 300 metre uzaklıkta bulunan mağarada (karının mağarası) yaşayan yaşlı bir kadınla karşılaşır, bu kadın Sultan’ın ordusuna bir tencere yemek yapar, bereketlenen bu yemek tüm orduya yeter ve Sultan’da yaşlı kadın için bu kümbeti yaptırır. Bunların dışında dikkat çekici tarihi bir eserimiz yoktur. Ama definecilerimiz aşağı ziyarette olduğu gibi muhtemelen mezar olan iki katlı yapıları gün ışığına çıkarmışlardır.
2)HALKIN DİLİNDEKİ TARİHİMİZ
Arapgir’le ilgili kitaplarda gocu köyünün geçmişi 1300’lü yıllara kadar götürülmektedir. Bugün ‘ağpuvar’ dediğimiz yerden Semeği köyüne giderken yol üzerinde bulunan ‘uzun aylının mezarlık’ mevkiinde Musa isimli bir şahsın yaşadığı ve köyün kurucusunun bu olduğu iddia edilmektedir. Öyle sanıyorum ki bu anlatımda tek doğru olan köyün ilk sakininin ‘Musa Koca’ olduğu yönündeki söylencedir,yoksa köyün tarihi o kadar eskilere gitmez.
Aktaş (gocu) köyü harabe üzerine kurulmamıştır. Köyün yerleştiği alan taşlık bir alandır. Köyün ilk evleri olarak kabul edilen ‘Sağır gilin’ eski evi ve çevresi yakın zamanlarda yıkılmıştır. Eski evlerin yığma taşlarla yapıldığı dikkate alınırsa bu evlerin 6-7 asır ayakta kalacak nitelikte olmadığı anlaşılacaktır. Köyün ilk binalarının bugün ‘köy puvarı’ dediğimiz çeşmenin etrafında yapıldığı, muhtemelen dışarıdan gelebilecek tehlikelere karşı korunmak için evlerin birbirlerine bitişik olarak inşa edildikleri sanılmakta ve bu nedenle köyde iki yerde ‘büyük damlar’ denilen kümelenmenin olduğu bilinmektedir. Bu büyük damlar daha yakın zamana kadar ayakta olan evlerdi, bu evlerin tarihini 1300’lü yıllara götürmemiz imkansızdır.Köyün yakın çevresinde köylüye ait harabeler yoktur. Dişteriğin evler (kara tepenin eteğini kastediyorum, şimdiki yerleşim yerini değil) 1910’lara kadar kullanılan bahçeevleridir, burası eski bir yerleşim yeri değildir.
Köyün çevresinde bulunan ve köye en yakın olan verimli arazilerin Musagillere ait olması, köyün ilk sakininin Musa Koca olduğu yolundaki tezi güçlendirmektedir. Daha sonra isminin muhtemelen Hüseyin olduğu söylenen ve asker kaçağı olduğu sanılan, munzur tarafından geldiği anlatılan ‘Şavuk Koca’(Şavk-Şavak) köye gelmiş ve Musa ile kız alıp verme nedeniyle akraba olmuşlardır. Köyün etrafında bulunan ve kabileler arasında taksim edilen bayırların en verimlilerinin bu iki sülaleye ait olması köyün ilk sakinlerinin bunlar olduğunu kanıtlamaktadır. Gerçi köyün en verimli bayırı Piyamının bayırdır, ama burası bir sülalenin değil tüm köylünündür.
Bugün Dişderik Mezrası ile beraber Arapgir’in en eski ve en büyük köylerinden olan Aktaş köyünün 1840-1845 tarihleri arasında yapılan sayımda (Nüfus İcmal Defterindeki adı ‘KOÇİ’) 193 erkek nüfusa sahip olduğunu görüyoruz. Savaşlar nedeniyle erkek nüfusun daha az olacağını dikkate alırsak toplam nüfusun 400 civarında olduğunu kabul etmemiz gerekir. 1894 tarihli Osmanlı Salnamelerinde Aktaş (Koçi) köyü 97 hane ve 621 kişiden oluşmaktadır. 1894 tarihinde Aktaş köyü 89 hane ve 563 kişi iken, Dişderik mezrası 8 hane ve 58 kişiden müteşekkildir. Köyümüzde ‘ÖLET’ denilen ve ikincisi 1910 veya 1911’de meydana gelen iki kez muhtemelen Veba ya da Kolera salgını yaşanmıştır. Bu salgınlar çok can kaybına yol açmıştır, öyle ki defin işlemlerini yapacak erkek kalmayınca kadınların cenazeleri defnettiği rivayet olunur.
Merhum Ali Emek (Arap Ali) ve köyümüzün bilge kişilerinden LEMEN EMİ ile Mehmet DERİN’in anlattıklarına göre Seferberlikte köyümüz 75 kişiden fazla şehit vermiştir ama bu rakam 100’ü bulmamaktadır. Anlatılanlara göre 1914 yılının Haziran ayında köyümüzden bir partide toplam 80 kişi seferberlik nedeniyle askere götürülmüştür. Biz Genelkurmayın kayıtlarında üç isme rastladık, resmi kayıtlarda yer almayışımızın sebebini Mehmet Derin (Derviş Mehmet)’e sorduğumuzda seferberlik çıktığında onlar askerdi, diğerleri daha sonra toplanarak götürüldüler dedi. Bu üç kişinin isimleri; Ahmet oğlu HÜSEYİN, Süleyman oğlu HÜSEYİN ve Ali oğlu HÜSEYİN’dir. Hüseyin ismindeki bu üç kişi Kafkas Cephesinde 1914 yılında Meydan Harbinde şehit düşmüşlerdir. Lemen Emi Seferberlikten sağ olarak dönen ve hatırında kalan isimleri şöyle sıraladı; (ben anlattığı gibi yazıyorum) Üzeyir, Topal Eyüp, Mehmet Sayman (Kara), Musagilin Musa, Musagilin Halil, Kamburun Musa, Gülağanın Abıl, Şükrünün babası Abıl, Şaralinin Mehmet, Yakupoğlunun Maksut, Haşim Emek, Hoca Eyüp, Ali Çavuş, Süleyman Topaloğlu, Battal Topaloğlu (Kör Battal), Dalca İsmail, Sıddık Topaloğlu, Arap Eyüp, Lemengilin Abık, Galo Maksut, İsmail Sağlam, Küçük Mehmet, Hasan Basri, Sırmalı, Süleyman Çavuş, Şaralinin Yusuf, Kör Hasan Hüseyin, Sarıhalığın Osman çavuş. Rahmetli Arap Ali dayımız Haşim Emek, Haşim Can, Abasın oğlu Ali, Hoca Eyüp, Abıl (Şükrü’nün babası), Üzeyir ağa bunlar katırlarla orduya erzak taşıyorlardı, bunlara demirbaş diyorduk diye anlatmıştı. Yine Sülogilin Süleyman, Kabırcıgilin Abıl ve Sarı Ali’nin Jandarmalık yaptığını Ali dayıdan öğreniyoruz. |